16 Haziran 2017 Cuma

Beni Bana Bırak | Mary Balogh| Kitap Yorumu


Beni Bana Bırak, tarihi aşk romanlarında genel olarak hakim olan konu ve karakter işleyişinden daha farklıydı diyebilirim kesinlikle. Buna karakterlerin yaptığı fedakarlıklar, gerçekçi yanlışlar ve sorunlardan, konunun yavaş ve hareketsiz işleyişi de dahil. Aslında kitap birçok yerde durağan hatta sıkıldığım zamanlarda oldu ama yine de kitap bitince iyi ki de okudum dedim.

Ridgeway Dükü, yıllar süren evliliğinde karısına ihanet ederek çıktığı tiyatrodan sonra bedenini satan bir kadın ile beraber olur, suçluluk peşini bırakmaz bu olaydan sonra kadına kendi evinde, kızının mürebbiyesi olarak bir iş verir.  Kitabı genel olarak bu şekilde özetleyebilirim ki siz okurken evli bir adam he e o zaman ne olacak, diye sorup bir de üstüne adamdan nefret edebilirsiniz ki şahsen ben evli olduğu halde karısını aldatan erkeklerden, o dönemde kadınların neredeyse hepsi tarafından normal karşılansa da nefret eden biriyim. Ama karısı ile arasında olan ilişki sonrasında şaşırdım adamın bunca yıl beklemesine. Adam, eskiden aşık olduğu ama ondan nefret eden karısı ile aslında suçlu olmamasına rağmen yıllarca hor görülmüştür. Fleur ise ardında gizemli ve dehşetli bir olay bırakarak yaşantısından kopmak ve ortadan kaybolmak zorunda kalmıştır. Bence güçlü bir kadındı, bedenini satmak zorunda kalsa bile pes etmemesi ve kendi başına ayakta kalmaya çalışmasını siz de takdir edebilirsiniz.

Adam ve Fleur’un ilişkisi birlikte olduklarından sonra vıcık vıcık bir hal almadı, tam tersine Fleur adamdan nefret ediyordu Adam’da kadından çekiniyordu aralarında işveren- çalışan ilişkisi vardı uzun süre. Bağlarının yavaş yavaş gelişmesini oldukça sevdim ki bu süreçte faydalı olan Adam’ın kızı Pamela’da güzel bir karakterdi.

Adam’ın karısı Sybil’e oldukça kızsam da kesinlikle psikolojik sorunları vardı sen git öyle adama bunca yıl hayatı zindan et ama okuyucunun, en azından benim de yine de acımamı sağla ne bileyim Sybil bence birçok kitaptaki kötü kadın tarzı bir karaktere göre gayet empati kurulabilen ya da nefret den ziyade başka hisler besleyebileceğiniz bir karakter olmuş ki aynısını Adam’ın kardeşi Thomas için söyleyemeyeceğim. Bir kaşık suda boğmak istedim. Bencil, benmerkezci, bir insanda olmasını istemeyeceğiniz tüm berbat özellikler bu şahısta toplanmış…

Başından sonuna kadar sizi sürükleyecek başından ayırmayacak bir kitap değil belki ama türü seviyorsanız farklı olaylar ve gerçekten derin karakterleri için okunması gerektiğini düşünüyorum.

Ve bir de gözüme batan nokta daha vardı o da kitabın uzun bir sayfa aralığında saygıdeğer efendimiz teriminin ard arda kullanılmasıydı bir yerden sonra hay saygıdeğer efendiniz diye okudum kitabı yalan yok da durağan yerler geçince o kısımlarda kayboldu şükür.

Kitap Tanıtımı

Onur ve sorumluluklarına hapsolmuş bir adam: Vücudu yara izleriyle kaplı bir savaş kahramanı.
Ve yaralarını yüreğinde saklayan kaçak bir kadın.
İkisini bir araya getiren talihsiz bir gece.
Birbirlerinin yaralarını sarabileceklerini keşfederken,
Aralarında kıvılcımlanan güçlü tutkular.
Adam Kent onu ilk olarak gece vakti Londra'daki bir tiyatronun önünde, gölgeler içerisinde görür. Hayatta kalmak için vücudunu satmak zorunda kalmış çekici bir kadındır karşısındaki.
Fleur Hamilton büyüleyici gözlere sahip bu iyi giyimli centilmenin kurtarıcısı olacağına hiç ihtimal vermez. Onunla aynı yatağa girdiği zaman da bu yabancıyı bir daha göreceği aklından bile geçmez. Fakat Fleur daha sonra küçük bir kıza mürebbiyelik yapmak için bir teklif alır ve bu teklifi kabul eder... Gece yarısı beraber olduğu centilmenin güçlü bir asilzade olduğunu keşfedince de şaşkına döner.
Tutuşan kalpler ve üzerlerinde dolanıp duran bir skandal tehdidi... Cevaplanmayı bekleyen önemli bir soru kalmıştır geriye: Fleur metres mi olacaktır yoksa bir eş mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder