Emare (Sarmaşık #1) Aslı Arslan | Kitap Yorumu

Emare okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi. On dokuz yaşındaki kahramanımız, psikolojik rahatsızlıkları bulunanlar için faaliyet sürdüren Merkez adlı bir yere gitmektedir. Geçmişi, bir sis perdesinin ardındadır. Sıradan görünen, ama sıradan olmayan yaşantısı bir gün Merkez'e Korel Erezli adında eski bir hastanın gelmesiyle değişir. Evet konu bu şekilde özetlenebilir, aslında basit gibi görünse de oldukça değişik bir kurguya sahipti. Ve söylemeden geçemeyeceğim yazdığım kısa özet kitap hakkında sadece minik bir ipucu. Hayal mi gerçek mi olduğunu anlayamadığımız kısımları, kahramanımız Minel'in geçmişinin tam olarak aydınlanmaması, üstelik Korel Erezli ile aralarında gelişen o ilginç ilişki ikinci kitap için meraktan delirmeme sebep oluyor. Aslında söylecek fazlaca düşüncem var, beni heyecanlandıran, korkutan ve ürperten bir çok şey bulunuyor sayfalarda. Bu yüzden okuyucuların yaşta biraz büyük olması daha iyi olabilir. Söylediğim bazı yerlerde taşan buram buram tutku için değil, anlatılan işkence ve sadizmden kaynaklı. Minel hayata bale ile tutunuyordu, onun dans edişinin anlatıldığı sayfalar tek kelimeyle mükemmeldi. Korel ise ilk gözüktüğü sayfa ile efsane oldu benim için. Yazar bazı yerlerde öyle bir betimleme yapmış ki kitabı okumakla kalmadım, yaşadım. Kalbim Minel ile çarptı, onun duyumsadığı kül kokusunu bende hissettim. Kitabın puntoları biraz küçük, sayfa sayısı da 615 olunca başlarken bayağı gözümü korkutmuştu ama yazarın akıcı bir anlatımı vardı bu yüzden fazla sorun olmadı. Özellikle değişik tarzlar arayanlara tavsiye ederim.

Kitap Tanıtımı

Avuçlarımda hatırlamadığım geçmişimin silik lekeleri, şimdinin acılı izleri, geleceğimde ölümün emareleri var; ellerimde tuttuğum papatyaların dallarında avuçlarımdaki yetimler idam ediliyor. Görüyorum.

Karşımda sonbaharı anımsatan kurumuş yaprak sarısı gözlerle bir adam bana bakıyor, omuzlarındaki kuklası olduğu ipler kesilmiş fakat hemen yanındaki çocukluğunun ipleri parmaklarında duruyor. Yapraklar kalbimin üzerinde daha fazla soluyor, onun kalbinin atışları benim papatyalarımı canlandırıyor.

İnsanlar ölüm çığlıkları atıyor, tam ileriden korkutucu bir çellonun sesi yükseliyor; ses, neşter gibi bileklerimdeki sarmaşıklara saplanıyor ve dudaklarıma yasladığım mızıkadan zehir akıyor. Gökyüzünden birkaç damla düşüyor.

Gökyüzünde ailem var, ailemin gözyaşları yeryüzüne düşerken su değil, kan akıyor. Mezarları, avuçlarımın içine doluyor. Boğuluyorum.

Bir el bana uzanıyor, avuçlarının içinde kader çizgileri olmadığını görüyorum ama o eli sımsıkı tuttuğumda sonbaharı anımsatan gözler geçmişimde silik bir anı oluyor, zihnimin içinde artık yaşayamıyorum. Hissedemiyorum, göremiyorum ama duyuyorum; o elin sahibi bana sessizce fısıldıyor:

Çocukluğumuz tohumumuzdur, tohumumuza kim su verdiyse o şekilde büyür ve yetişiriz.

Yorumlar